6-7 EYLÜL OLAYLARI




Kıbrıs Türkleri
'ne yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde[2] radyoda yayımlandı.

Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu[2] DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20 bin civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.[2][1]

Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.[1][2]

Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.

İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı.[kaynak belirtilmeli] Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, 20-30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.[2]

İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.

Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)[3] [4].

Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.[2] Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmıştı. Ancak dava aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında açıldı. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı.[2] 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. Yassıada Yargılamalarında olayın DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu olayların kontrolden çıkması olduğu kabullenilmiştir ve DP yönetimi, 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırılmıştır.

6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Kimi iddialara göre olaylarda Ermeni ve Yahudiler zarar görmemişse de[9] kendilerini güvende hissetmedikleri için onlardan da ayrılan olmuştur. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuş, hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesi azınlıkların yurtdışına göç kararını vermelerine yol açmıştır. Nesiller boyu Türk topraklarında yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, çevrelerin bu davranışı sonucu evlerini terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükümetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lira vermeye yanaşmayan hükümet bu konuyu da hızla örtbas etti.[10]



KAYNAK:VİKİPEDİ ,ÖZGÜR ANSİKLOPEDİ

SUNDUĞUM PROGRAMLARDAN

18. ÖMER SEYFETTİN KÜLTÜR –SANAT HAFTASI

 

08.03.2007

 

KONSER-2007 MEVLANA YILI ANISINA

 

Sayın İlçe Milli Eğitim Müdürüm,Protokolün değerli üyeleri,Saygıdeğer Basın Mensupları ve Sevgili Konuklar bu gece   Kültür Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu programımızın 1. bölümünde Kadirli Devranından Uşşak ve Hüseyni makamından eserlerle huzurlarınızda olacak.

 

Manevi havanın bozulmaması için cep telefonlarımızın kapalı tutulması ve salonda sessizliğin mutlak hakim olması gerekmektedir.

 

Karşınızda Ali Vefa Sağbaş yönetiminde T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı  Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu …

 

 

 

 

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Hz. Mevlana

 

 

 İnsanlar bir şeyleri isterken yakararak dönmüşler, istekleri olunca sevinip dönmüşler, ruhlarının coşkusunu, dönerek, Semâ ederek ifade etmişlerdir. Tarihten edindiğimiz bilgiler bunlar, yani insanoğlu ilk gününden bu güne hep dönmüş, hep Semâ etmiştir. Göktürk kabartmalarındaki döner şekilde nakşedilen insan figürleri, Mısır kabartmalarındaki M.Ö. 5 bin yıllarına ait olduğu sanılan neyzen şekilleri, Semâ ve Ney'in ne kadar eski olduğu hakkında bilgi vermektedir. Hatta Ca'fer-i Tayyâr'ın Peygamber efendimizin huzurunda Semâ eder şekilde raks etmesi O'nun sessiz kalmasına ve bununla da Tayyâr'ın hareketini onaylaması anlamına gelmiştir.

UNESCO 2007 yılını tüm dünyada kutlanmak üzere ‘Mevlana Yılı ‘ ilan etmiştir.Huzurlarınıza gelecek topluluk bu kapsamda yaklaşık 24 ülkede konserler verecektir.Bizler ne kadar şanslıyız ki topluluk 2007 organizasyonlarının ilk konserini Gönen’de verecektir.

 

Şu halde sema aşıkların gıdasıdır.

Çünkü semada Allah ile buluşma hayali vardır. 

Hz. Mevlana

 

Mevlevilik, altı yüzyılı aşkın bir süre başta; Hz. Mevlânâ'nın 'Allah'la birlikte olmak' olarak nitelendirdiği SEMÂ'sıyla tüm dünya insanlarının gönüllerine girmeyi başarmıştır.

Bugün yine Hz. Mevlânâ'nın engin fikirleriyle birlikte insanları en fazla etkileyen Semâ'dır.
Semâ, Mevlevilik Tarikatı'nın en önemli unsurlarından biridir.

Bu törendeki her şey ayrı bir mânâya, ayrı bir güzelliğe sahiptir.

Semâ edilen, Semâhane denen alanın şeklinden, üstüne oturulan postların renklerine, Semâzenin giydiği her giysiden, yaptığı her harekete kadar hepsinin bir mânâsı vardır; hepsi bir sembol ifade etmektedir. Mesela Semâhane dairevi bir alandır ve kâinatı sembolize eder. Şeyhin oturduğu kırmızı post Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi'nin makamı sayılır ve şeyh efendi vekaleten bu makama oturur.

 Kırmızı renk 'vuslat' yani Allah'a kavuşma rengidir.


Semâzenin kıyafetine gelince; insanın kötü huylarının, yani nefsinin mezar taşını temsil eden sikkesi, nefsinin kefenini temsilen tennuresi, nefsini ise üstüne giymiş olduğu hırkası temsil eder. Semâzen Semâya başlarken hırkasını çıkarır ve mânevi bir temizliğe adım atmış olur.

 

 Semâzenin, kollarını çapraz bağlı olarak duruşu Allah'ın birliğini ifade eder. Kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerken adeta kainatı bütün kalbiyle kucaklar gibidir. Gökyüzüne dönük olan sağ eli ile Hak'tan aldığını yeryüzüne dönük olan sol eli ile halka dağıtır. Burada ayrıca Semâzenin Hak'ta yok oluşu da vurgulanır.

 Celaleddin Bakır Çelebi şöyle der;


"Semâ kulun hakikate yönelip akılla - aşkla yücelip, nefsini terk ederek Hak'ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş , kâmil bir insan olarak tekrar kulluğa dönüşüdür."

Sema bir ibadettir.Sema esnasında alkışlanmaması ,takdirlerimizin semanın sonuna bırakılmasını rica ediyoruz.


Bir Semâ töreninden sonra Semâzen de, töreni izleyen de Yaradan'ına biraz daha yaklaşır, O'na olan aşkı daha kuvvetlenir; arınır, tertemiz mutlu ve huzurlu bir ruha kavuşur.

 

ARINMAYA HAZIR MISINIZ???? 

 

 

 Karşınızda Ali Vefa Sağbaş yönetiminde T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı  Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu

 

waterhouse'dan

Mustafa Kutlu Üzerine...

Merhabalar
Yazımın başlığının "Mustafa Kutlu Üzerine" olmasının sebebi, onunla ilgili çalışmalarım üzerine almış olduğum yorumlara bir cevap hakkımın doğmasıdır.Bu siteyi yapmamın sebebini bir kez daha sizlerle paylaşmak istiyorum.Özelliklede siz üniversite gençleriyle.
Amacım üniversite yılları boyunca yapmış olduğum çalışmaların,ödevlerin,hazırladığım sunumların bir kısmını burada ihtiyacı olanlarla paylaşmaktı.Hem kendi hazırladıklarımı hem de sınıf arkadaşlarımla beraber hazırladıklarımı.
Kimin yaptığını merak ediyorsunuz.Tabii ki bu siteyi yapan bu ödevleri hazırladı.Gençler ne yazık ki düşünmüyorsunuz.Aradığınız cevaplar çok basit ve yalın.Düşünmüyorsunuz çünkü okumuyorsunuz.Ne yazık ki.
Ben de bir Türkçe öğretmeniyim.Bu sebeple özetleri bulduktan sonra "hoca bulamazsın demişti,özeti buldum,yine biz kazandık" tarzındaki  yorumları "çirkin "buluyorum arkadaşlar.
Şimdi ne yapmak lazım?Yazmamak mı gerek,paylaşmamak mı gerek?


YİNE JW WATERHOUSE'dan

John William Waterhouse: The Enchanted Garden - 1916

Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

 

Mehmet Âkif Ersoy

günün anlam ve önemine, bu şiirle yeniden...

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...

 

CAN YÜCEL

BU MEMLEKET BİZİM

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi 
uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, 
dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
 bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, 
bu davet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
bu hasret bizim...

İSTİKLAL MARŞI

 

Korkma, sönmez bu safaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yildizidir, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma, kurban olayim çehreni ey nazli hilal!
Kahraman irkima bir gül! ne bu siddet bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarimiz sonra helal,
Hakkidir, Hak'ka tapan, milletimin istiklal!

 

Ben ezelden beridir hür yasadim, hür yasarim.
Hangi çilgin bana zincir vuracakmis? Sasarim;
Kükremis sel gibiyim, bendimi çigner asarim;
Yirtarim daglari, enginlere sigmam, tasarim.

 

Garbin afakini sarmissa çelik zirhli duvar,
Benim iman dolu gögsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasil böyle bir imani bogar.
"Medeniyet!" dedigin tek disi kalmis canavar?

 

Arkadas! Yurduma alçaklari ugratma sakin!
Siper et gövdeni, dursun bu hayasizca akin.
Dogacaktir sana vaadettigi günler Hak'kin;
Kim bilir, belki yarin, belki yarindan da yakin.

 

Bastigin yerleri "toprak" diyerek geçme, tani!
Düsün altindaki binlerce kefensiz yatani.
Sen sehit oglusun, incitme, yaziktir atani;
Verme, dünyalari alsan da bu cennet vatani.

 

Kim bu cennet vatanin ugruna olmaz ki feda?
Süheda fiskiracak, topragi siksan süheda!
Cani, canani, bütün varimi alsin da Hüda,
Etmesin tek vatanimdan beni dünyada cüda.

 

Ruhumun senden ilahi, sudur ancak emeli;
Degmesin mabedimin gögsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar ki sahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli

 

O zaman vecdile bin secde eder varsa tasim;
Her cerihamdan, ilahi, bosanip kanli yasim,
Fiskirir ruh-i mücerret gibi yerden nasim;
O zaman yükselerek arsa deger belki basim!

 

Dalgalan sen de safaklar gibi ey sanli hilal;
Olsun artik dökülen kanlarimin hepsi helal!
Ebediyen sana yok, irkima yok izmihlal.
Hakkidir, hür yasamis bayragimin hürriyet;
Hakkidir, Hak'ka tapan milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy

ResiMleriM

John William Waterhouse: St Eulalia - 1885

Locations of visitors to this page